7 Kasım 2010 Pazar

DUYURU

Sevgili Al-i Osman Gençliği İşlerim Dolaysıyla Uzun Süredir Blogla İlgilenemiyordum Ve Vaziyet O Ki Bu Durum Bu Şekilde Sürüp Gidecek. Bloğu Devralmak İsteyen Akadaşlar Lütfen Benimle İrtibata Geçsin.
Selam Ve Dua İle...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Baltacı Mehmed Paşa

Baltacı Mehmed Paşa

Osmancıklı Mehmed sıradışı bir çocuktur, kasabasında aldığı eğitimle kalmaz, pek çok ülkeyi gezer, âriflerden, fazıllardan hisse kapar. Yolu İstanbul’a düştüğü günlerde edebine, bilgisine ve lisanlara olan vukufiyetine vurulan saraylılar onu yanlarına alırlar. Mehmed’in temiz bir siması vardır, kalp kırmaz, gönül yıkmaz, karıncayı bile incitmekten korkar. İşini çok ciddiye alır, paşalar ona buyurdukları işin mutlaka biteceğini bilir, ağızlarından çıkanı “halloldu” sayarlar. Sesi kadife gibi yumuşaktır ama ezan-ı Muhammedi okudu mu avlular çın çın çınlar. Gün gelir onu “Güzelce müezzin” diye çağırmaya başlarlar.

Prut bataklıklarında...

Şehzade Ahmed, Osmancıklı Mehmed’i çok sever, hatta Baltacılar Ocağına alınması için bizzat emirname yazar. 2. Mustafa devrinde yazıcılık ve saray imamlığı yapar. O kadar saf ve temizdir ki Padişah kıyamaz, sarayda ezilmesin diye onu dış hizmetlere yollar. Garibim yıllarca köşe bucak turlar ve en çetrefilli işlerin altından kalkar. 3. Ahmed Han tahta oturunca genç ve gayretli insanları etrafına toplar. Güzelce Müezzini de “mirahur” yapar. Bir ara Trablus ve Halep illerinin tahsilatında çalıştırdıktan sonra hızla yükseltir, vezirlik, kaputanlık derken sadrazam kavuğunu kafasına koyar.
Bilirsiniz yukarılarda havalar fırtınalıdır ama Baltacı Mehmed Paşa’nın “mevkiimi nasıl korurum” gibi bir endişesi olmaz. Zaman zaman tenzil-i rütbe de olur ama aldırmaz. Bir ara Erzurum Valiliğine yollanır, bir ara Halep Sancağına bakar. Sonra yeniden Sadarete (başbakanlığa) çağırırlar.

İşte o yıllarda Rusya’nın başında Deli Petro vardır. Bu adam Karadeniz’e inebilmek için Azak Kalesine fena takar. Üç ay kuşattığı kaleyi alamadığı bir yana, 50 bin ölü vermekten kurtulamaz. Kefe Beylerbeyi Mustafa Paşa ve Kırım Hanı Kaplan Giray kalan adamlarını da kırar, ateşli silahlarına el koyarlar. Petro adı üzerine delidir, hemen o yıl Venedik, Avusturya, Hollanda ve Prusya’dan malzeme ve asker toplar, 100 bin kişiyle gelip, Azak önüne karargâh kurar. Kaleyi müdâfaa için bırakılan beş yüz asker, Petro’yu 64 gün oyalar. Aç kalır, susuz kalırlar ama kapıları açmazlar. Ancak yer yer duvarlar yıkılınca akıbeti görür ve kaleyi “vire” ile teslime mecbur kalırlar (1696). Bunu duyan Sultan Mustafa dert sahibi olur, ihmâli olanları cezâlandırır ama neye yarar?

Yine o günlerde Ruslar, İsveç Kralı Demirbaş Şarl’a karşı Poltava zaferini kazanırlar (1709) Osmanlılar da (görünüşte Şarl’ı korumak için) savaşa katılır, Ortodoks unsurları kullanan Ruslar’a karşı, Baltık ülkelerinden destek alırlar. Ordumuz Deli Petro’yu Prut civarlarında kuşatır, Kırım Hanı Devlet Giray da Moskova ile irtibatını kopararak yapayalnız koyar (1711).

Evet burada Rusları topyekun imha edebilmek gibi bir şansımız vardır ancak Baltacı Mehmed Paşa yeniçerilerin ipiyle kuyuya inip inmemekte tereddüt yaşar. Zira son günlerde disiplin misiplin tanımaz, hiç yoktan patırtı çıkarırlar. Kaldı ki Rusların tüfekleri yeni ve uzun menzillidir, topları da Türk ordugahına çevirir ve bir emre bakarlar. Yani Petro’yu yenseler bile zayiat boylarını aşar, zafer pahalıya patlar. Hem Rusya’nın gücü ortadır, Koca Çarlık öyle tek mağlubiyetle sarsılmaz, birilerinin dediği gibi bir meydan muharebesi ile Rusların dibi kurumaz. Kaldı ki Baltacı Mehmed Paşa cenk adamı değil, kalem efendisidir. Öncelikle masa başında kazanmaya bakar.

İşte bu zor kararın arefesinde Çar, Yahudi Asıllı Baron Peter Şafirov’u Osmanlılara yollar. Sulh için her şartı kabul edeceğini açıklar. Aslında Türkler bu savaşı “bir tek Azak” için yapar ama fazlasını alırlar. Rus gemilerine Boğazları kapar, Özi boylarındaki Rus kalelerine yıkım kararı çıkartırlar. Dahası Rusların Lehistan’dan elini eteğini çekmesini sağlarlar. Çar, bundan böyle İstanbul’da elçi bulunduramayacak ve İsveç Kralı Şarl’ın ülkesine dönmesine karışamayacaktır.

Ancak gözünü kin bürüyen Demirbaş Şarl savaş çıkarabilmek için kendini paralar, tacına tahtına kavuşmasına rağmen çılgınca bir tutku ile çatışmayı arzular. Eh ortalık karışınca Ruslar ve Türkler ölecektir ki, iki tarafın kaybı da onu ırgalamaz. Bunu başaramayınca ileri geri konuşmaya başlar, Baltacı’dan girer, Katerina’dan çıkar.

Başınıza Baltacı kadar...

Mâlum şahıslar hayal güçlerini kullanıp Çariçeli masallar anlatsalar da, Rus tarihçileri Katerina’nın o günlerde Petersburg’da olduğunu yazarlar. Kaldı ki Baron Şafirov sulh şartlarını Baltacı Mehmed Paşa ile değil, Reis-ül küttâb Ömer Efendi ile görüşüp neticeye bağlar. Çar ve Sadrazam onay makamıdırlar, o kadar.

Osmanlılar Deli Petro’nun gönderdiği mücevherleri tek tek listeleyip emanete alırlar. Bunların şekli, şemaili, çapı, ebadı bellidir, belgeleri derler toparlar arşive kaldırırlar (ki hâlâ mevcuddur). Lâkin müfteriler “vay rüşvetçi vaayyy” der, yargısız infaza kalkarlar.

Sultan’ın, Baltacı’nın samimiyetinden ve sadakatinden zerre kadar şüphesi yoktur ancak böylesi durumlarda yıpranan isimleri kenarda köşede dinlendirir, bir süreliğine unuttururlar. Nitekim Mehmed Paşayı da Limni’de ikamete mecbur kılarlar. Garibim son günlerinde fakr-u zaruret içinde geçirir. Alır tesbihini eline, abid bir kul olmaya bakar. İftiracıları muhatap almaz, Allah’a havale edip en doğrusunu yapar. “Güzelce Müezzin”imiz Limni’de vefat eder, Şeyh Mehmed Mısri hazretleriyle kabir komşusu olurlar.

Ne şanslı insanmış ki hâlâ günahını alıyorlar...

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Hezarfen Ahmed Lagari Hasan

Yanık sesli ozanların bebelere uçan halılı hikâyeler anlattığına bakılırsa, Müslümanlar eskiden beri bulut okşamaya kafa yorarlar. Orta Çağ Asya’sında Türk-İslam medeniyetinin parladığı yıllarda aksakallı bilgeler kuşları dikkatle izler, kanat hareketlerini çözmeye çalışırlar.
Elbette en göze gelen hayvan kartaldır ama iri kanatlarını kenara atar, tüylerini yolarsanız cücük kadar kalır, tencere bile doldurmaz. Halbuki en cılız adam dahi 40 okka gelir ki, bu gövde kanatla manatla kıpırdamaz. Diyelim kartalınkinden on kat büyük kanat yaptınız, âdemoğlunun kollarında bu cesamette bir kanadı oynatacak takat derman bulunmaz. Nerde kaldı saniyede beş on defa çırpa...
İşte bu yüzden uçmaya takanlar yükselmeyi değil, inişi hesaplar, kendilerini “havada tutacak” birkanat üzerinde çalışırlar.

Nitekim rüzgârlı bayırlarda yaptığı müspet denemelerden sonra gözünü karartan İsmail Cevheri, Nişabur Ulucami’nin minaresinden kendini boşluğa salar. Salar ama gerilen kanatları zapt edemez, alabora olmaktan kurtulamaz.

Planörün babası...

Aradan uzuuun yıllar geçer, işi gücü çiçekleri böcekleri izlemek olan ve evinin kuytu köşesinde deney üzerine deney yapan bin fenli (hezar fen) Ahmed Çelebi açılıp kapanmayan yekpare bir kanatla şeytanın belini kırmaya bakar. İşin aslı bu yamaç paraşütü gibi bir şeydir ve sadece süzülmeye yarar.
Biliyor musunuz, Avrupalılar birçok denemeden sonra yere çakılan (1886) Otto Liliental’i “planörün babası” sayarak Çelebi’mize haksızlık yaparlar. Neyse...
Yeri gelmişken Galata Kulesi hakkında da iki kelam edelim, her ne kadar bu alamete Cenevizliler sahip çıkarlarsa da zelzele ve yangınlarla şaftı kayan harabeyi Osmanlılar defalarca onarır, kendilerinden de çok şey katarlar. İlk önce Zağanos Paşa kulenin ağzını yüzünü toplar, 1509 zelzelesi ile âdeta yok olan binayı Mimar Murad Bin Hayreddin yeniden yükseltir, göz okşayan bir forma sokar. Kemerli camlar, balkonlar derken tepesine bir külah oturtup “Made in Osmanlı” yapar. Zaman zaman zindan ve depo olarak kullanılan bina en ziyade yangın kulesi olunca işe yarar. Avrupalı seyyahlar burada kahve içip, nargile fokurdatmaya bayılırlar.
Neyse... Bir neyse daha...

Üsküdar ne ki?

Efendim, Hezarfen Ahmed Çelebi öyle pat diye ortaya çıkıp da kendini göbekleme kulelerden atmaz. Önce tek parça bir kanat tasarlar bunun hafif ve sağlam olması için aksakallı kocamışlara akıl sorar. Kartal kanatlarını bir iskelete dizer, teleklerini tutkallayıp açık tutar. Sonra Okmeydanı sırtlarını mekan edinir ve fetih ordusunun namaz kıldığı sahrada enine boyuna tecrübeler yapar. Sadece üç beş kulaç yüksekliğindeki Namazgâh minberinden atlayarak ötelere konar. Artık Galata Kulesinden başlayıp Üsküdar’a varabileceğine adı gibi inanır ve kendini martı gibi gökte tutacak lodosu beklemeye başlar.
Hadiseden haberdar olan 4. Murad da Sarayburnu’na çıkar. Tam 5 dakika havada kalan ve 50 kilometrelik bir süratle taaa 6 kilometre öteye (Doğancılar Meydanına) varan Çelebi’yi dikkatle takip eder. “Maşallah sübhanallah” diye mırıldanmaktan kendini alamaz, ona irice bir harçlık bağışlar.
Yok efendim Murat Han pipirikliymiş de “bu adam fazla marifetli, başımıza iş açmasın” deyip Çelebi’yi Cezayir’e sürmüş filan. Laf!..
Cezayir’e ceza için değil, lazım olduğu için yollamışsa tamam, eğer böyle fenli insanları ezecek olsa Lagari Hasan Efendi’yi semtinde tutmaz.

Feza mekiği

Lagari Hasan, usta bir denizcidir, hayatı boyunca yelken basar, yelken toplar. Hasılı rüzgârın dilinden iyi anlar. O dahi IV. Murad devrinde bir sünnet düğününde (1633) ortaya çıkar. Tezgâhını Sarayburnu’na kurar, 50 okka karabarut macununu, yedi namlulu fişek demetine tıkar. Alacağı ivme ile şuurunun bulanacağını bile hesaplar, beynine kan gitsin diye esvaplarını sıkı tutar. Rampa için ince ince ölçüp biçer, hassasiyetle ağırlık merkezini ortalar, roketi yalpalatmayacak bir yere kendini bağlar. Kayışların düğüm noktasına basit ve tek hareketle çözülecek bir mandal takar.
Elbette o devirde 3... 2... 1... diye geriye sayılmaz “Ya Allah, Bismillah” deyip meşaleyi fitile dokundururlar. Füzemiz cayırtıyla yükselir, bir anda 125 kilometre sürate erişir (bunu uzmanlar söylüyorlar) ve sadece 20 saniyede 300 metre irtifa yapar. Eğik atışın tepe noktasına geldiğini hisseden Hasan Çelebi kapsülü terk eder ve aynı uzay mekiği mantığı ile inişe geçip paraşüt açar. Süzüle süzüle denize varır ve attığı seri kulaçlarla karaya çıkar.
Murat Han ona da ihsanlar yağdırır ve böylesi bir bilgeye ihtiyaç duyulunca Kırım’a (Selamet Giray Han’ın emrine) yollar.

Hadlerine mi?

Hicri 3. asırda Kurtubalı astronomi âlimi Abbâs bin Firnâs görülmemiş işitilmemiş bir âlet yapar. Bu bildiğiniz bir planör iskeletidir, kanatların üzerine kumaş gerer ve atlarla çektirip havalandırır. Uzun süre havada kalırsa da iniş beklediğinden sert olur (henüz iniş takımları yok ya) ve yaralanmaktan kurtulamaz. İbn-i Firnâs kendi hatalarını kendi bulur, kuyrukçuğun tek değil çift olması gerektiğini anlar ve kumanda sistemlerine akıl yorar. Hasılı Wright kardeşlere bin küsur yıllık bir fark atar.
Mevzumuz değil ama İbn-i Firnâs’ın, silisli taşlardan cam ve kristal yaptığını, sülfirik, nitrik, hidroklorik asitleri keşfetmiş olduğunu söylemeden geçsek ayıp olacak. Ha bir de şey, güneş ve gezegenleri hareket hâlinde gösteren bir Plenatarium kurar, bulutlar, yıldırımlar hakkında bugünküne yakın bilgiler sunar.

Peki o yıllarda Avrupalılar?

Onlar sadece cadıların uçabildiklerine inanır, ezkaza çalı süpürgesi yakalatan kadınları diri diri yakarlar.
Kızmalı mı, acımalı mı bilmiyorum?
Zavallılar...

28 Temmuz 2009 Salı

Haliç'te Türk Gemileri

O günlerde Osmanlıların 200 bin askeri vardır ki, isterlerse bunu rahatlıkla 300 bine çıkarırlar. Bunların yarısını sınırlara dağıtır, yarısıyla gelip İstanbul’u kuşatırlar.

Ancak iş askerle sınırlı kalmaz, medrese talebeleri, dervişler, ağzı dualı pirler, beli bükük dedeler gelir, gönüllü olarak gazaya katılırlar. Yeniçeriler, tımarlı sipahiler, eyalet yayaları, azepler, Voynuk ve Yörük erleri yerlerini alırlar. Topçular lağımcılar, humbaracılar kollarını sıvar, tez elden işe başlarlar.
Zağanos Paşa, Beyoğlu-Kasımpaşa cihetinden şehri zorlar. Karaca Paşa Ayvansaray-Eğrikapı civarlarında yer tutar, Topkapı’dan Marmara Denizi’ne kadar olan kısmı da İshak Paşa’dan sorarlar.

Haydi; ya Allah!

Fatih, hâzâ insandır. Önce İmparator’a haber yollar, “boşuna kan akmasın, gel şehri teslim et, seni Mora Yarımadasına yönetici yapayım” teklifinde bulunur. Kesinlikle ret cevabı gelince “benden günah gitti” der, “ancak haberiniz olsun bu Şahi toplar yeri bile sallar, hamile kadınları sahil cihetine götürün, zamansız doğum yapmasınlar.”

Bizanslılar hamile kadınları ne kadar düşünürler bilmiyoruz ama Türkler önce güzel bir zafer duası yapar sonra ateşli çubukları barut deliğine dokundururlar. Şahi toplar canavar gibi gürler, surlar çatırdamaya başlar. Mancınıklar taş, gülle yağdırır, tirendâzlar bulut gibi ok savururlar. Ancak bu şehrin hendeklerini bile aşmak zordur, nerde kaldı surlara sokulsunlar. Yine de cansiperane çalışır, yürüyen kulelerle yaklaşarak hendeklere taş toprak atarlar.
Gelgelelim kulelerden biri Rum ateşiyle yanar, Şahi toplardan biri yarılıp devreden çıkar. Adamlar surlardaki gedikleri kapatmak için hiç düşünmeden kiliseleri yıkar, taşlarını kullanırlar.

Osmanlılar en büyük kayıplarını şehidleri almaya çalışırken verirler, buna rağmen arkadaşlarının cesedini ortada bırakmazlar.
Bu arada denizde de dişe diş göze göz bir mücadele sürer. Ancak yüzen kaleleri andıran Venedik kalyonları, Osmanlı teknelerine tepeden bakar. Denizcilerimizi eze eze ilerler ve Haliç’e girmeyi başarırlar.

Fatih 22 Nisan gecesi 67 parça gemiyi dağlardan aşırtarak Haliç’e indirir. Bizanslılar arkalarında koskoca bir donanma görünce hayretten donakalırlar. Elleri ayakları buz keser, kafalarından buhar çıkar.

Teslim ol, kazan

İmparator Konstantin öyle bir panikler ki “bedeli ne olursa olsun” sulh için yalvarmaya başlar.
Fatih’in vergiyle mergiyle işi olmaz. Onlara çok net bir cevap verir:
-Ya teslim olun, ya Müslüman!
Bu arada ünlü 12’ler Meclisi toplanır (ki alayı papazdır) bir intihar gemisi hazırlamayı ve Osmanlı filosunun içine girip ateşlemeyi kararlaştırırlar. Görev Venedikli Korsan Ciacomo’ya düşer. Akılları sıra geminin mahzenini barutla dolduracak, tekneyi Osmanlı filosunun üstüne yönlendirip patlatacaktırlar. Fedailer fitili ateşleyip suya atlayacak ve paçayı yırtacaktırlar.
Ancak Bizans sarayında Fatih’in çaşıtları (casusları) vardır, bunu haber alır Ciacomo’yu suçüstü yakalar ve kendi gemisinin direğinde sallandırırlar.

6 Şubat 2009 Cuma

Fransız Ordusuna Meydan Okuyan Kahraman:Şahin Bey



Antepli Şahin Bey de İstiklâl Harbinin aziz şehitlerindendir. Tek başına düşmana meydan okumuş, "Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep'e giremez." demiştir. Bu kahramanın hayatı, fedakarlıklarla doludur ve yeni nesil için ibret levhasıdır. İstiklâl Savaşı'nın büyük kahramanlarından Şahin Bey, 1877 yılında Gaziantep'de doğdu. Asıl adı Mehmed Said'dir. 1899'de Yemen'e er olarak giden Mehmed Said, Yemen cephesinde gösterdiği muvaffakiyet ve kahramanlık üzerine başçavuş oldu. Mehmed Said, 1911'de Trablusgarb harbine gönüllü olarak katıldı, Balkan savaşlarında Çatalca cephesinde savaştı.

Galiçya'da 15. Kolorduda savaşan Mehmed Said, 1917 Ekiminde Sina Cephesinde vazife aldı. Tehlikeli vazifelere gönüllü olarak koşan, vatanperverliği, ahlakı ile dikkatleri üzerinde toplayan Mehmed Said'in rütbesi teğmenliğe yükseltilti. 1918 yılında İngilizlerle Sina cephesinde cereyan eden şiddetli bir muharebe neticesinde esir düştü. Mısır'daki İngiliz esir kampında 1919 Aralık ayı başlarına kadar esir olarak kalan Mehmed Said, ateşkesden sonra serbest bırakıldı.

Şahin Bey, 13 Aralık 1919'da İstanbul'a geldi ve Harbiye Nezaretine müracaat ederek vazife istedi. Harbiye Nezareti tarafından Urfa'nın Birecik kazası Askerlik Şubesi Başkanlığına tayin olunan Şahin Bey, İşgal altındaki Antep'in vaziyetini görerek Antep'te kalmaya karar verdi. Antep Heyet-i Merkeziyesine müracaat ederek vazife isteyen Şahin Bey, heyetin kendisine Kilis-Antep yolunu kontrol altında tutma vazifesini vermesi üzerine derhal çalışmaya başladı.

Yıllardır evinden, ailesinden, çocuklarından ayrı kalan Şahin Bey, kendisine verilen vatan hizmetinin mesuliyetini omuzuna aldıktan sonra derhal hizmet mahalline koştu. Yıllar sonra döndüğü evinde ise ailesi ve çocukları arasında ancak bir gün kalabildi. 1920 yılı Ocak ayı başlarında köyleri dolaşarak cihadın ehemmiyetini ve faziletini anlatan Şahin Bey, kısa zamanda 200 fedai topladı. Kilis-Antep yolu, Antep harbinin kilit noktasıdır. Ne yapılıp edilmeli Fransızların bu yoldan Antep'teki işgal birliklerine yardım ulaştırmalarına engel olunmalıdır. Şahin Bey kendisine haber gönderen Anteplilere şu cevabı vermektedir: "Müsterih olunuz. Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep'e giremez!"

5 Kasım 1919'da İngilizlerden işgal hareketini devralan Fransızlar, bir türlü Anadolunun bu güzel beldesini işgale muvaffak olamamakta, şehir halkı, sınırlı imkânlarıyla karşı koymaktadırlar. Fransızlar bütün ümitlerini Kilis'ten gelecek takviye kuvvetlerine bağlamışlardır. Fakat, o yolu da Şahin Bey bir avuç serdengeçtisiyle tutmuştur. Şahin Bey ve fedaileri 3 Şubat'ta ve 18 Şubat 1920'de tam donanımlı Fransız birliklerini perişan etmişlerdir. Şahin Bey, zaferin ardından düşman kumandanına gönderdiği mektupta şöyle demektedir: "Kirli ayaklarınızın bastığı şu toprakların her zerresinde şühedâ kanı karışıktır... Din için, namus için, hürriyet için ölüme atılmak bize, Ağustos ayı sıcağında soğuk su içmekten daha tatlı gelir. Bir gün evvel topraklarımızdan savuşup gidiniz. Yoksa kıyarız canınıza."

Sürüyle saldıran düşman kuvvetleri bir avuç yiğit karşısında perişan olmanın şaşkınlığına düşmüşlerdi. Bu şaşkınlık yerini öfkeye terketmiş ve Antep'e ulaşmak düşman kuvvetleri için bir prestij, meselesi olmuştur. Fransız kuvvetleri 25 Mart 1920'de Andorya kumandasında yola çıkar. Bu Fransız küvetleri sekiz bin piyade ve iki yüz süvariden oluşmaktaydı. Ayrıca bu Fransız birliğinde, bir batarya top, 16 Ağır makinalı tüfek, çok miktarda otomatik tüfek ve 4 tank mevcuttu. Kahraman Şahin Bey, ancak yüz kişiyi bulan fedâileriyle düşmanın karşısına dikilmişti. 25 Mart günü sabahtan akşama kadar çatışma devam etmiş ve Şahin Bey düşmana ağır kayıplar verdirmiştir.

Şahin Bey gece gündüz uyumuyor, çatışma esnasında her tarafa yetişerek fedailerin manevî kuvvetlerini yükseltmeye çalışıyordu. Sırtındaki kaputu çıkartıp nöbet bekleyen yiğitlerin üzerine örten Şahin Bey, her hareketiyle örnek olmaktaydı. 28 Mart sabahına kadar düşmana aman vermeyen Şahin Bey, durumun gittikçe kritik hal almasından sonra kendisine geri çekilmeyi tavsiye edenlere şöyle diyordu: "Düşman buradan geçerse ben Ayıntab'a ne yüzle dönerim, düşman ancak benim vücudum üzerinden geçebilir."

Çatışmanın 4.günü öğleye doğru Şahin Bey'in yanında 18 kişi kalmıştı. Onların da şehit olmalarından sonra tek başına kalan Şahin Bey, son kurşunu kalıncaya kadar düşman ateşine karşılık vermiştir. Atacak kurşunu kalmayan Şahin Bey, tüfeğini yere çarparak kırmış ve üzerine hücum eden düşmanlara karşı yumruklarını sıkarak karşı durmuştur. Silahsız Şahin Bey'in yanına yaklaşamayan düşman askerleri uzaktan ateş ederek Şahin Bey'i şehit etmişler, ardından süngü darbeleriyle aziz nâşını parça parça etmişlerdir.

28 Mart 1920'de şehit olan Şahin Bey'in ağzından dökülen son söz şu olmuştur. "Allah'ım vatanımı kurtar, alçak düşman! Gel sen de süngüle" Şahin Bey'in şehadet haberi şehre gelince yanık bağırlardan şu mısralar dökülmüştür:

Şahin'i sorarsan otuz yaşında,
Süngüyle delindi köprü başında.
Çeteler toplanmış ağlar başında.
Uyan şahin uyan gör neler oldu.
Sevgili Ayıntab'a Fransız doldu.

Şahin Bey, istiklal meş'alesini tutuşturmuş, onbinlerce Şahinler, tutuşturulan bu meş'aleyi söndürmemek için vargüçleriyle vuruşmaya koşmuşlardır. Şahin Bey'in 11 yaşındaki oğlu Hayri de gönüllü olarak savaşa katılmış ve bütün çatışmalarda yer almıştır.

Şair o yıllarda Ayıntaplılara şöyle seslenmektedir:

"Düşünme arkadaş, Allah büyüktür,
Alamaz bir tek taş Allah büyüktür,
Sen çalış ve uğraş Allah büyüktür.
Sönmesin İslâmın parlak yıldızı..."

Dünya Savaş Tarihinde Batırılan İlk Uçak Gemisi

Dünya denizcilik ve savaş tarihinde, ilk uçak gemisini batıranın bir “Türk olduğunu” biliyor muydunuz?

Peki ya bu işi, bir “sahra topu” ile yaptığını söylesek?

Bu inanılmaz işi, Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul’un bataryası başarmıştı…

1915’te üzerinde bir dizi uçağın durduğu bir uçak gemisini ilk gördüklerinde, Türk askerinin hissettiği, Kızılderililerin tüfek ile tanıştıklarında yaşadıklarına benzer bir duygu olsa gerek… Peki ama bununla nasıl savaşılır? Üstünde ölüm kusan uçakları, taretleri ve yanındaki iki kruvazörüyle, 120 metrelik bir çelik yığını nasıl yenilir?


Şimdi okuyacağınız öykü, dört sahra topu ile dünyada bir uçak gemisini batıran ilk askerin, Topçu Mülazım (Teğmen) Mustafa Ertuğrul’un öyküsüdür…

27 Aralık 1916. Saat: 13.00

“Türk askeri cenge hazırlanıyordu. Biraz sonra kopacak kıyametin heyecanı ile benim de yüreğim çarparken; gözüm batarya dürbününün adesesinde, düşmanı seyrediyordum. Meis, güzel bir Pazar gününün neşeli havası içinde tatilin zevkini sürüyordu… Bizim taraftaki harekât ve gürültü gittikçe sükûn buldu. Herkesin kulağı, bir ağızdan çıkacak keskin bir kumandayı bekliyor. Ateeeş… Nihayet saat 13.25’te aylardan beri karşısındaki yabancı çığlıklara dişini sıkıp susan dört ağız birden alev kusmaya başladı…

Dünya savaş tarihinde bir ilk olan, 7.7 inçlik dağ bataryasının bir uçak gemisini 36 dakikada sulara gömen komutu verişini böyle anlatıyor Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul. Batırdığı uçak gemisi ise, 120 metre boyunda, saatte 24,5 mil hız yapan ve altı uçak taşıyan İngiliz bandıralı Ben My Chree’dir!

Birinci Dünya Savaşı’nı anlatan tarih kitaplarında, Ben My Chree, tek cümle ile yer alır: “Batırılan ilk uçak gemisi”

Mustafa Ertuğrul ve komutasındaki topçu bataryası, o gün Meis Limanı’na demirli uçak gemisi Ben My Chree’nin dışında, 200’e yakın yelkenli gemi ve sandalı batırır.

İngilizlerin hayaline bile gelmeyecek bir iş yapar Mustafa Ertuğrul. Meis Adası limanının tam karşısındaki buruna dört sahra topundan oluşan bataryasını, tam iki ay boyunca dağları aşırarak, gülleleri sırtlarında taşıyarak getirirler! Burunda, Ben My Chree’nin limana girmesini sessizce bekleyen 30 kadar Türk askeri, dünya savaş tarihine bir savaş gemisini batıran ilk birlik olarak geçerler. Hem de 7,7 inçlik, dört cılız “sahra topuyla!

İngiliz ve Fransız donanması raporları, Türk kıyılarındaki “çılgın bir Türk bataryası”ndan bahsetmektedir artık…


13 Aralık 1917. Ağva Koyu

Müttefik deniz kuvvetleri, Akdeniz’deki en önemli silahlarından birinden olduğu için öfkelidir. Türk kıyıları sürekli denetim altında tutulur; motorlar, kayıklar batırılır, yerleşim birimleri zaman zaman bombardıman edilir. Sabrı taşan Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul, yaptığı yeni bir planı 135. Alay komutanı Alman yarbayına kabul ettirmeye çalışır;

“Müsaade ederseniz, bataryamla, bir gece ansızın Antalya’yı terk ederek meçhul bir istikamete gidiyormuş gibi yapıp, Ağva Koyu’na gideyim. Limana hâkim buruna bataryamı yerleştireyim. Emrime verilecek bir yelkenli ile bu gemiyi limana sokup avlamaya çalışayım.

Plan basittir. Bölgenin zorlu coğrafyası ve yol yokluğundan ötürü, Türklerin askerlere kumanyalarını yelkenli teknelerle dağıtmak zorunda olduğunu Fransızlar bilmektedirler. Fransız savaş gemileri, bu yelkenlileri sık sık yakalamakta ve kumanyaya el koyup Türk askerlerinin aç kalmalarına neden olmaktadır.

Fransızlara kovalamaktan zevk duyacakları bir yelkenli gönderir Mustafa Ertuğrul. Faaliyet raporuna yeni bir “başarı” olarak geçecek bu basit avı, Fransız kruvazörü Paris II, Ağva Koyu’nun içine dek izler. Girmesiyle de, bir hafta önce koya egemen bir noktaya yerleşmiş olan Mustafa Ertuğrul’un bataryası “ateş” komutuyla saldırıya geçer!

Paris II, sadece 18 dakikada denize gömülür. Düşman donanması içinde artık efsaneleşmeye başlayan Mustafa Ertuğrul bataryası, 145 atımdan 110’unu gemiye isabet ettirecek kadar ustadır.


Kamikaze botu ile batırılan Alexandra!

Paris II’yi kaybeden Fransızlar, Türk kıyılarında intikam fırtınası estirirler. Kıyıdaki yerleşim birimleri durmadan bombardıman edilir.

Uçak gemisi Ben My Chree’nin ardından koskoca Paris II kruvazörünün de bir “dağ bataryası ile batırılması, Müttefiklerin artık açıktan seyretmeye başlamasına neden olmuştur. Gemilerin topçu menzilinin dışından dolaşması Mustafa Ertuğrul’u durduracak değil ya! Dağ bataryası ile uçak gemisi batırılırsa, küçük bir balıkçı teknesiyle bir savaş gemisi haydi haydi batırılır!

Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul, Paris II’yi batırdığı bombardıman sırasında elinden kaçırdığı Alexandra adlı savaş gemisi için dahiyane bir tuzak kurar:

“Herhangi bir yelkenlinin kaburgasını kaplayan iç tahtaları sökülerek, mümkün mertebe fazla miktarda dinamit kaburga aralarına döşenecek, tam merkezine de bir top fünyesi yerleştirilecek. Fünye halkası bir telle portakal sandıklarından birisinin altına bağlanıp, kaburgalar tekrar çakılarak düzen hazırlanacaktı. Birbirine bağlı sandıklar mutlaka bir vinç yardımıyla kaldırılacaktı ki, fünye dinamiti ateşleyip geminin batırılmasını sağlayacaktık.”

Bir “kamikaze botu” haline getirilen yelkenli, kıyıdan açılır. Açık denizde Fransız savaş gemisini gören “önceden tembihli” askerler, suya atlayıp kıyıya doğru yüzmeye başlarlar. Fransızlar portakal sandıkları ile dolu bir tekneyi ele geçirdikleri için mutludurlar, ama ya bu da o “Çılgın Türk”ün bir tuzağıysa?

Sandalın üzerine önce bir Fransız bahriye eri çıkartılır. Görünürde bir tuzak yoktur. Ama ya Türkler portakalları zehirlemişse? Sandalın uzağında duran savaş gemisi Alexandra’nın güvertesindeki gemi doktoruna birkaç portakal götürülür. Portakallar zehirsizdir! Derin bir oh çekilir… Sandal savaş gemisine yanaştırılır ve birbirine bağlı portakal sandıklarını gemi güvertesine çıkartmak için vinç çalıştırılır. Buuumm!..

Kurulan tuzağa düşen Alexandra, gövdesinde açılan birkaç metrelik delik yüzünden göz açıp kapayıncaya kadar denizin dibini boylar. Savaş tarihine, belki de “Akdeniz’de Türklerle Müttefikler arasındaki deniz savaşları” adıyla geçmesi gereken, ama aslında sadece 23 yaşındaki bir Türk subayının akıl almaz başarısının özeti böyle…


Kamaları sökülmeyen tek batarya

Dünya Savaşı bittiğinde, Mondros Mütarekesi gereğince, işgal edilen Anadolu topraklarında, tüm silah ve cephaneye el konuldu. Topların kamaları söküldü. O tarihlerde Aydın bölgesindeki birlikleri denetlemekle görevlendirilen Ben My Chree’nin eski komutanı Charles R. Samson; “Gösterdiği kahramanlıktan dolayı bu batarya toplarının kamalarını sökmek askeri şerefe aykırıdır” diyerek, Mustafa Ertuğrul’un bataryasına dokunmaz!

Birinci Dünya Savaşı sonrasında kamaları sökülmeyen bu dört sahra topundan oluşan batarya, Kurtuluş Savaşı’na katılan ilk topçu birliğidir…

Anzaklı Ömer

Bu hakiki hikayeyi aktaran, sayın Dr. Ömer Musoğlu 85 yaşındadır ve halen MODA/ İstanbul'da oturmaktadır.

Anzaklı Ömer'in Hikayesi 1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar.. New York'da Medical Center Hospital'da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor .Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında..
-Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?" dedim.
Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı.. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:
-Siz Türk müsünüz?
-Kaşlarını yukarıya kaldırarak "hayır" manasına bir işaret yaptı.
-Ama ben hala merak ediyorum. "Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?"
-Aldırma öylesine bir şey işte, dedi.
Ben yine ısrarla:
-Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
-Siz Türk müsünüz?
-Evet Türk'üm...."

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:

"Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de..Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındanım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki:
-Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda.. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. '
Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık.. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler.

Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler gibi geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş.

Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar.. Tekrar taarruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz..

Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şok olmuştum doğrusu..
Dedim ki kendi kendime:
-'Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler..' Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla 'Yazıklar olsun bana' dedim. 'Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış' diyerek pişman oldum.. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.. Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.."

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle
-Bana adınızı söyler misiniz? dedi.
"Ömer" cevabını verdim.
Merakla tekrar sordu:
-Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?"
-Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
-Senin adın Müslüman adı mı?
Ben
-Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı,doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
-Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
-"Olsun" dedim.
-"Peki doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?"
Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..
-"Tabii" dedim.. "Müslüman olmak çok kolay." Sonra kendisine imanın ve İslam'ın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de ağlıyordu.. Mırıldandı:
-Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.
-Beni yalnız bırakma olur mu?"
-Ne gibi Ömer amca?
-Ara sıra gel de bana İslamiyet'i anlat!.. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor." O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;
"Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gidin!
Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, o şekilde kucağımda ruhunu teslim etti...
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, ağladım.

Dünya Askerlik Tarihinin En Kahraman Birliği: 57.Alay















20 Ocak 1915'de Mustafa Kemal tarafından komutası üstlenilen tümen, biri 7. Tümenden 57. Piyade Alayı ile ikisi Acemileri yetiştiren Depo Alayı'ndan kuruludur. O, askerlerine savaş gücü vermeye çalışırken, müttefik çıkartması tehlikesini yakın gören Başkomutan Vekili, "bu iki alay yetişmemiştir" diye acemileri İstanbul'daki 6. Kolordudan 72. ve 77. Alaylara değiştirdi.Daha bu alaylar gelip tümen kuruluşunu bitirmeden, 57. Piyade Alay ile hareket emrini aldı. Vapurla Tekirdağ'dan Maydos'a yola çıktı (24 Subat 1915).

Gelibolu’ya ulaşan Mustafa Kemal , kendi tümeninden 57. Alay’ı Sarafim Çiftliğine, kalan birliklerini de geldikçe Maydos bölgesine tertiplemeye başladı. Bölgeyi gezerek 26. Alay’ı Seddülbahir, 27. Alay’ı Kabatepe kıyılarına yerleştirdikten sonra , Seddülbahir'e bir de akıncı müfrezesi çıkardı.
24-25 Nisan akşamı,çıkarmanın ilk günü, İngiliz ve Anzak kuvvetleri Arıburnu’ndan karaya çıkmaya başlamışlardı.Bu bölgede kıyı gözetlemesi yapan bir Türk takımının direnişine karşın, kıyıdan belli bir noktaya kadar ilerlemeyi başardılar.Bölge yakınlarındaki 27 Alay’ın ise sahile geniş birşekilde yayılmış olması da karşı koymayı oldukça güçleştiriyordu.Bu sırada Bigalı köyü’nde bulunan ordu yedeği 19.Tümen Conkbayırı yönünde tatbikat yapmakta idi.Top seslerinin duyulmasıyla 19.Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, Ordudan emir gelmemiş olmasına karşın girişimi ele alıp tüm sorumluluğu yüklenerek, 57.Alay’ı bir batarya ile Kocaçimentepe yönünde harekete geçirdi. Kendisi de durumu izlemek üzere Conkbayırı’na çıktığında, Arıburnu kesiminden bazı askerlerin çekilmekte olduklarını ve düşman birliklerinin de bunları izlediklerini gördü.
O anı Mustafa Kemal , Ruşen Eşref Ünaydın ile yaptığı görüşme sırasında şöyle anlatmaktadır:
“...Bu esnada Conkbayırının güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahilin gözetleme ve korunmasıyla görevli olarak orada bulunan bir müfreze askerin Conkbayırına doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm... Bu askerlerin önüne kendim çıkarak:
-Niçin kaçıyorsunuz ? dedim.
-Efendim düşman dediler!
-Nerede?
-İşte! diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.
Gerçekten de düşmanın bir avcı kuvveti 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tam bir serbestlik içinde ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün. Ben kuvvetleri (geride) bırakmışım, askerler on dakika istirahat etsin diye...Düşman da bu tepeye gelmiş...Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim yere gelse kuvvetlerim çok kötü bir duruma düşecekti. O zaman artık bilemiyorum, bilinçli bir düşünme ile midir, yoksa önsezi ile midir, bilmiyorum. Kaçan askerlere:
- Düşmandan kaçılmaz, dedim.
- Cephanemiz kalmadı, dediler.
- Cephaneniz yoksa süngünüz var,dedim.
Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırına doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen askerlerinin ‘ marş marşla’ benim bulunduğum yere gelmeleri için, yanımdaki emir subayını geriye yolladım. Bu askerler süngü takıp yere yatınca, düşman askerleri de yere yattı. Kazandığımız an, bu andır...”
Bu sırada Türk askerleri mevzi alınca karşı taraf da mevzilenir ve 57.Alay’ın öncü bölüğünün Conk Bayırı’na yerleşmesi için süre kazanılmış olur.Bu an Çanakkale Savaşı’nın kilit anıdır.Çıkarmanın hızı kesilmiştir.Daha sonra, Kolordu Komutanı Esat Paşa’nın izniyle, 27. Alay’dan geri kalan birlikleri de emrine alan Tümen Komutanı Mustafa Kemal, karşı saldırıya geçmek üzere 57.Alay'a şu emri verir :

“ Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.”

25 Nisan 1915 günü, vakit ikindiye yaklaşırken, ilk çıkarma kademesi olan tümenin sahile çıkışı da tamamlanmıştır. Ne var ki, 27. Alayın birlikleri ve 57. Alayın yaptığı karşı saldırı ile süngü hücumları sonucu Anzaklar çok sayıda kayıp vermiş ve sahile çekilmişler, kritik ve endişeli anlar yaşamaktadırlar. Gene de gün batarken, Anzak Kolordusu’nun sahile çıkan Tümeni, Arıburnu’nun sarp yamaç ve tepelerinde yerleşme olanağı bulur. Bu tarihten başlayarak harekat, 1915’in Ağustos ayına kadar dört ay boyunca, Conkbayırı- Kocaçimentepe-kabatepe bölgelerinde, tarafların karşılıklı saldırı ve özellikle gece yapılan süngü hücumlarıyla, yakın boğuşmalar şeklinde ve çok kanlı çarpışmalarla geçecektir.
Arıburnu'nda görev yapan 27. Alayımızın yardımına koşan birliklerimizin bazıları dağılınca, 57. Alayımız daha geniş bir araziye yayılmak mecburiyetinde kaldı; dolayısıyla yoğunluğu azaldı. Kumandanı Kurmay Yarbay Hüseyin Avni şehit oldu. Kumandayı ele alan Kurmay Binbaşı Yusuf Ziya da şehit olunca alay müftüsü Hasan Fehmi kumandan oldu; o da şehit düştü. Kumandanları şehit düşen birlikler Arıburnu sırtlarında düşmanı durdurmak için canla başla savaşıyorlardı. Bombalarla düşmana saldıran Nazif Çakmak (Fevzi Çakmak'ın kardeşi) şehit düşerken, ardından gelen 57. Alay'ın 6. Bölüğü ile, Anzak Kolordusu'nun 3. Alayı'nın 4. Bölüğü süngü ve dipçiklerle birbirlerine girdiler.
***
Sisli bir nisan sabahı 57. Alay komutanı araziye yayılmış beyazlıklar görür ve takım komutanına bu beyazların ne olduğunu sorar. Takım komutanı, sabahleyin düşmana hücum emrini almış 57. Alay'ın, Rablerinin huzuruna temiz çıkmak için çamaşırlarını yıkadıklarını söyler; bu beyazlıklar, onların ak niyetleridir, der.
Mustafa Kemal'in ,Yarbay Hüseyin Avni Bey'in ve silah arkadaşlarının Türk ulusu için yaptıklarının unutulması mümkün değildir.

Beyaz Hüzün: Sarıkamış

Tarihimiz ihtişamlı zaferler kadar facialarla da dolu. Zaferlerimizle övündüğümüz kadar, yaşadığımız hezimetlerden de dersler çıkarmak zorundayız. Bunu yapmadığımız sürece tarih bizim için ne ölçüde anlamlı olabilir?

Facialardan söz ederken, Sarıkamışı özellikle dikkate almamız gerekir. Orada, hiç de uzak olmayan bir zamanda 100.000e yakın yiğidimizi karlara gömdük. Üstelik tek kurşun atamadan... Üstelik sadece bir hayalperestin kişisel ihtirası uğruna...

İhtiras... Bu kavramı iyi düşünmeliyiz. Kimi kendi ebediyyetini bu ateşle yakıp kül ederken, kimileri de koca memleketi harabeye döndürebiliyor.

Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine “Enverland’a (Enver’in Ülkesi’ne) gider” yazmaktadırlar. Kibir ve ihtiras demiştik ya! Paşa’nın şu ifadelerine bakın: “Beni Napolyon’a benzetmişlerdi. Kabul etmem. Çünkü ben ikinci adam olamam.”

Tarih, 16 Aralık 1914. Soğuk bir kış günü. Talebesi öğretmenini azarlamaktadır: “Hatalı davrandınız! Başarılı olamadınız! Rus ordusu burada yok edilmeliydi. Şimdi hemen harekete geçip, Rus ordusunu Sarıkamış’ta yok edeceksiniz!”

Cephelerin ve harp okulunun emektar komutanı Hasan İzzet Paşa, küstahlaşan öğrencisine pervasızca cevap verir: “Olmaz! Havaları görüyorsunuz. Her yerde kar var. Karakış başlamıştır. Bu şartlar altında, bu mevsimde harekât bir faciaya dönüşebilir. Kış şiddetini kaybetsin, yollar açılsın, düşmana haddini bildiririz.”

Her verdiği emrin hemen yerine getirilmesine alışkın padişah damadı ve orduların başkomutan vekili 34 yaşındaki Enver Paşa, asabileşerek şu tehdidi savurur: “Eğer hocam olmasaydınız, sizi idam ettirirdim!”

Bir facianın eşiğinde, Hasan İzzet Paşa istifa ederek ordudaki görevinden ayrılır.

Çöl ateşinden Köprüköy ayazına

Çok geçmeden, tarihler 21 aralığı gösterirken, tarihe “Sarıkamış Faciası” olarak geçen harekât başlatılır. 125 bine yakın iman abidesi insan, kış kıyamette paltosuz, postalsız, gömlekle, çarıkla cehennemî tipinin ortasına sürülürler. O günlere şahit olan bir askerin mektubu, facianın küçük bir boyutunu günümüze şöyle taşır:

“Bu yaz, iki alayımızla Yemen’den buraya naklonulduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki, Arabistan’ın cehennemî sıcağı Köprüköy’deki ayaz yanında nimet-i ilâhi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta. Bölük kumandanım, beni sıhhiyeye nakletmiş ise de, tabip ve ilaç yokluğundan çaresiz kalıp tekraren takımıma döndüm. Akşam yaklaşınca Köprüköy’e civar dağlardan tipi boşanır. Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Paşa Hazretleri’nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdeledi. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını atacağımızı müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Başkumamandan Paşa Hazretleri’nin gelmesi ile, Moskof’un kahrolacağından ve kâfirin, karşımızdaki tepelerde geceleri seyrettiğimiz ocaklı ve mutfaklı karargâhlarını ele geçireceğimizden subaylarımız çok emin. Şafak söktüğünde 2059 rakımlı Kızkulağı Tepesi’nden Moskof obüs yağdırır ama şükrolsun, zafer bizim olacak. Gece bastırdığında, tepelerdeki Moskof ocaklarının ateşi gözlerimizdeki ayazı tandır közüne tebdil eyler. Başkumandan Paşa Hazretleri acele gelse ki, ateşe kavuşsak...”

Iğdırlı Ali Çavuş yazlık giysiler içerisinde titreye titreye bu mektubu yazıp İstanbul’dan gelecek olan kışlık giysileri beklerken, Karadeniz’de başka bir facia yaşanıyordu. Ruslar Osmanlı ordusuna erzak, mühimmat ve giyecek getirmekte olan gemileri sulara gömmüşlerdi. Bu durumu askere bildirmeyen Enver Paşa, ihtiraslarına mağlup olarak bütün birliklere şu mesajı çeker:

“Askerler! Hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda Kafkasya’ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız. İslâm Alemi’nin bütün ümidi sizsiniz.”

Böylece “Turan Fatihi”, “Sarıkamış Fatihi” olma uğruna, binlerce insan dehşetli bir can pazarına sürülür

Üç beyinsizin uğruna üç milyon halk

Koca bir cihan devleti olan Osmanlı, şahsi ihtiraslar uğruna böylesine yanlış kararlarla askeri harekâta girme aşamasına nasıl gelmişti?

Sultan Abdülhamid Han’ın bir entrika sonucunda darbe ile tahtından uzaklaştıran İttihatçılar, 1914 yazında Avrupa’da esmeye başlayan savaş rüzgarlarında Almanların yanında yer alırlar. Sultan Abdülhamit Han’ın Avrupa’da yıllarca emek vererek sağladığı dengeler bir anda alt üst olur ve İngiltere ve Fransa’nın sömürgecilik yarışından pay kapmak isteyen Almanya’nın aleti oluruz. Almanlar, Fransız ve İngilizlerin yanında yer alan Ruslara karşı Osmanlı askerini kullanarak batı cephesinde rahatlamanın plânlarını yapmaktadırlar. Bunun için Kayser’in “Alman ordusuna eklenen bir süngü” olarak tasvir ettiği Osmanlı neferleri kullanılır. Sömürgecilik yarışında hiçbir çıkarı olmayan Osmanlı, felaketlerle sonuçlanacak olan bir macereya sürüklenmektedir.

Darbe ile iktidara gelmiş, ayak oyunlarıyla rütbe almış ittihatçı subaylar, milletin geleceğini, refahını, kalkınmasını değil, gazete sayfalarına kahraman olarak geçmeyi düşünüyorlardı. Hiç yoktan girilen Birinci Cihan Harbinde, 1 Kasım 1914’te Kafkas Cephesi açılır ve Ruslar Doğu Anadolu’ya girerler.

Ziya Gökalp’in “melekler bu milletin kurtulacağını ona fısıldarlar” diye yücelttiği “hürriyet kahramanı” Enver Paşa’nın halkın dini duygularını galeyana getiren beyannamesi ile Şeyhülislam’ın mukaddes cihad fetvası yayınlanır. Ziya Gökalp’in “turancılık” fikriyle yazdığı şiirler üniversite gençliğinin sloganı olmuştur:
“Düşman ülkesi viran olacak Türkiye büyüyüp Turan olacak!”
Ama Türkiye büyümek bir yana gün geçtikçe erimekte, küçülmekte ve parça parça koparılmaktadır

Devlet-i Ebed Müddet’ten Enverland’a

“Turan Fatihi” olmanın hayallerini kuran Başkumandan vekili Enver Paşa (başkumandan paşidahtır), padişah damadı olarak birçok yetkiyi elinde tutmaktadır. Padişahın bir çok şeyden haberi bile olmamaktadır. Enver Paşa, verdiği harekât emrinde hedef olarak Tahran ve Akşabat’ı gösterir. Tahran harekat merkezine 1350 km. Aşkabat ise 2000 km. uzaklıktadır.

Etrafında bulunan subaylar da ihtiras ve hayalcilikte ondan geri kalmıyorlardı. Çetecilikleriyle meşhur Dr. Bahaeddin Şakir ve arkadaşları Erzurum’a gelirlerken, yol kavşaklarına “Turan’a buradan gidilir!” diye işaret levhaları koyuyorlardı. Alman Von der Goltz Paşa bunlar için şöyle demişti. “Kafkasya’da maalesef Napolyon Bonapart olduğunu iddia eden ve cahil yetişen birçok adam vardır. Bunlar, ordularına güçleriyle bağdaşmayan görevler vermişlerdir ve bu yüzden ordularını büyük zarara uğratmışlardır.”

Zararın asıl sorumlularından biri, ihtirasta Enver’den geri kalmayan Hafız Hakkı’ydı. Bu adam hiçbir arazi araştırması yapmadan Enver Paşa’nın ihtiraslarını kamçılayacak şu telgrafı çekmişti: “Dağlar üzerindeki yolları keşfettim. Bu mevsimde bu yollardan hareketin mümkün olduğuna inandım. Buradaki kolordu ve ordu komutanları yeterli ölçüde inançlı ve kararlı olmadıklarından böyle bir saldırıya samimiyetle taraftar olmuyorlar. Bu saldırı vazifesi rütbem düzeltilerek bana verilirse ben bu işi yaparım.”

Enver Paşa, Hocası Hasan İzzet Paşa’yı azlederek görevi sekiz gün önce yarbaylıktan albaylığa terfi eden Hafız Hakkı Paşa’ya verdi. Hafız Hakkı Paşa artık tümen komutanı olmuştu ama gözü ordu komutanlığındaydı.

Niçin olmasındı? Orduyu politikalarına alet eden bu darbecilerin başı Enver, 18 gün içinde yarbaylıktan paşalığa yükselmemiş miydi? Bunun yanı sıra harbiye nazırı (savunma bakanı) olmamış mıydı? Ondan neyi eksikti?

Politika ile rütbe alan bu komutanlar arazi ve yol incelemesini yanlış yapmış ve sonuçta “tekerlekli araçların geçmesine uygundur” raporu verilen yollardan askerler yaya zor geçmişlerdi. Tekerlekli araçlar ve kısıtlı mühimmat karlara saplanıp kalmış, tek tek birerli sıralarla yürüyen askerler, güçleri tükenmiş, hasta ve mecalsiz olarak Rusların karşısına dikilmişler çoğu kurşun bile atamadan donarak ölüp gitmişlerdi.

Kardan heykeller

22 aralıkta Enver Paşa’nın emriyle 120-125 bin civarında Osmanlı askeri dondurucu soğuğa rağmen yollara sürülmüştü. Bölge çoğu senenin dört ayı boyunca karlarla örtülüydü. Kar yükseklikleri kimi yerlerde bir metreyi geçiyordu. Zemheriler diye bilinen en soğuk günlerdi. Sıfırın altında kırk dereceye düşen soğuk, düşmandan daha düşmandır. Yapılan harekât plânına göre 9. Kolordu Sarıkamış Dağları’nı, 10. Kolordu ise Allahuekber Dağları’nı aşarak Rusları Sarıkamış’ta kuşatıp imha edecekti.

Gündüz başlayan yürüyüşte çarıkları yumuşayan askerlerin çarıkları gece donmaya, bir mengene gibi ayaklarını sıkmaya başlar. Adım atmak neredeyse imkansızdır. Askerler olduğu yerde zıplar, atlar, kendini karların içine vurur ve ayaktan başlayan donma yavaş yavaş tüm vücuda yayılır. Düşeni kaldırmamak için emir vardır. Zaten kimsede de kimseyi kaldıracak güç kalmamıştır. Neferler ordunun işaret taşları gibi yollara dizilirler. Kimi çömelmiş, kimi oturmuş, kimi yuvarlanmış, kimi bir ağacın gövdesine dayanmış kardan heykellere dönüşürler.

90.000 şehit. Tek kurşun atmadan...

O yıl kurtlar insan etine doyar. Birçok cesedin gözlerini kuşlar oymuştur. Arkadan gelenler, gördükleri korkunç manzara karşısında moralmen yıkılmaktadır. Ayrıca açlık da son haddine ulaşmıştır.

Onbeş saatlik yürüyüşün sonunda, 16.300 kişilik 30. tümenden geriye 1.400 asker kalır. Ölenler, düşmana karşı tek bir mermi atamamışlardır. Diğer birliklerin de bunlardan farkı yoktur. Kayıpların sayısı, en iyimser rakamla 70 bin kişidir. Bazı kaynaklarda bu sayı 90 bin kişiye kadar ulaşır. Sonuçta, sadece bir gecede binlerce asker beyaz karların üzerine cansız serpilmişti. Kalanlar ise açlıkla, bitlerle, tifüsle, soğukalgınlığı ve kangrenle uğraşıyorlardı.

Tarih ne böyle bir faciayı yazmış, ne de görmüştü. Oysa İstanbul’a çekilen telgraflarda inanılmaz ifadeler vardır: “Kafkasya dağları ve tepeleri beyaz bir örtüyle örtülüdür. Kar hemen hemen bir metreyi geçmiştir. Harekâttaki sessizlik bundandır. Kahraman askerlerimizde ilerleme isteği o kadar çoktur ki, ellerinden gelse soluklarıyla karları eritip yol açacaklardır. Karı daha az olan kesimlerde kahramanlarımız başarılar elde ediyorlar. Dün süngü saldırısıyla düşmandan iki mevzi ele geçirilmiştir.”

Enver Paşa inadından dönmedi. Son bir gayretle Sarıkamış’a yüklenmek istiyordu. Acımasız emrini verdi: “Saldırı sırasında her üst, bir adım geri atanı derhal tabancası ile öldürecektir.” Askerler, bu durum karşısında dillerinde kelime-i şehadet ile bir kere daha bile bile ölüme yürümeye başladı. Sonuçta Sarıkamış’a ancak bir avuç kahraman ulaşabildi. O da geçici bir süre için.

Onları teslim alamadım. Çünkü...

Rus Kurmay Başkanı Pietroroviç, anılarında Sarıkamış’a kavuşan o bir avuç kahramanı şöyle anlatacaktır:

“İlk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuz çukurlarına yasladıkları mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Ama asılamamışlar. Kaput yakaları, Allah’ın rahmetini o civan delikanlıların yüreklerine akıtabilmek istercesine semaya dikilmiş, kaskatı... Hele bıyıkları, hele hele bıyıkları ve sakalları! Her biri birer fütuhat oku gibi çelik misal. Ya gözler?.. Dinmiş olmasına rağmen şu kahredici tipinin bile örtüp kapatamadığı gözleri!.. Apaçık!.. Tabiata da, başkumandana da, karşısındaki düşmana da isyan eden ama Allah’ına teslimiyetle bakan gözler... Açık, vallahi apaçık!..

İkinci sırada öyle bir manzara ki, hiçbir heykeltraş benzerini yapmayı başaramamıştır. O ürkütücü ayaza rağmen, sağlarında fişekleri debelenerek üzerlerinden atmaya tenezzül etmemiş iki katırın yanında başları semaya dönük, altı masal güzeli Mehmed... Sandıkları bir avuçlamışlar ki, hayatı biz ancak böyle bir hırsla avuçlayıvermişizdir. Öylesine kaskatı kesilmişler.

Ve sağ başta binbaşı Mustafa Nihat. Ayakta... Belinde, fişeklerinin yuvalarını tipi ile kapatmaya bütün gece düşen kar bile razı olmamış. Sol eli boynundaki dürbünü kavramış. Havada donmuş, Kale sancağı gibi... Diğer eli belli ki, semaya uzanıp rahmet dilerken öylesine taşlaşmış. Hayrettir, başı açık. Gür erkek kömür karası saçları beyaza bulanmış...”

Ve Moskova’daki askeri müzede sergilenen bu satırların sonu şöyle biter: “Allahuekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel Allah’larına teslim olmuşlardı. 24.12.1914 Perşembe.”

Ve bitişimizin itirafını olayın baş sorumlularından Hafız Hakkı Paşa, başkumandan vekiline şu sözlerle özetler: “Bitti paşam, ordumuzun kısm-ı küllisi mahvoldu.”

Enver Paşa hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’a döner. Arkasında binlerce kefensiz kar çiçeği bırakarak... Basını ele geçirmiş bu darbeci güruh sıkı bir sansür uygulayarak halkın Sarıkamış cephesinde olup biteni öğrenmesine engel olurlar. Faciayla ilgili bilgiler Ruslar vasıtasıyla Avrupa ve Dünya’ya yayılır ama herşey için artık çok geçtir. Bir sohbet sırasında Harbiye Nezareti Ordu Daire Başkanı Behiç Bey’e bu facia için Enver Paşa şöyle der: “Bunlar nasıl olsa birgün ölecek değiller miydi!”

Birinci Cihan Harbi’nin alevleri, Sarıkamış’tan Çanakkale’ye, Galiçya’dan Trablusgarp’a kadar binlerce kilometre karede müslüman kanının ihtiraslar uğruna akmasına sebep olur. Ve Akif gözyaşları içinde şöyle inler:

“Gitme ey yolcu beraber oturup ağlaşalım,

Elemim bir yüreğin payı değil, paylaşalım.

Karşımda vatan namına bir kabristan yatıyor!”

İhtiras demiştik ya! Bazılarının ihtirası sadece kendilerini değil, milyonlarca vatan evladını ve tarihin gördüğü en ihtişamlı cihan devletlerinin birini yakabiliyor.

29 Ocak 2009 Perşembe

Bir Vatan Kahramanı : Zenci Musa



Zenci Musa


“Son dönem tarihimizde pek çok efsanevi şahsiyet vardır; islami zihniyetle dizayn edilen Osmanlı Devleti’ni ayakta tutabilmek için katlanmadıkları fedakarlık, göze almadıkları tehlike yoktur. Hepsinin amacı “Biz ölebiliriz, fakat bu ümmet yaşasın” idi. Hayatlarının baharlarından itibaren belki bir gün kendileri için yaşamadılar; pek çoğu canını, kimisi gençliğini gelecek nesillere verdiler.” Bu cümleler Mehmed Niyazi’nin Zenci Musa’yı anlattığı bir yazısının ilk cümleleri.. Zenci Musa ve arkadaşları, fedakarlık dolu hayatları ve feragat timsali kişilikleriyle adeta bu toplumun vicdanı oldular.

Mehmed Akif Ersoy’un “Eşref Bey’in emireri Zenci Musa , Omuzundan arşa yükseldi nebi İsa..” diyerek Safahat’ına dahil ettiği Zenci Musa sadece Safahat’ta değil hepimizin gönlünde başköşede ağırlanmaya layık bir kahramandır. Aslen Sudanlı olan Zenci Musa Girit’te dünya’ya geliyor. Kahire’de yaşayan ve tam bir Osmanlı hayranı olan dedesi Zenci Musa’yı, İslamı iyi öğrenmesi ve Osmanlı’yı yakından tanıması için yanına alıyor ve büyük ihtimam gösteriyor. Türk mahallesinde büyüyen Zenci Musa Türkçeyi cok iyi öğreniyor. Trablusgarp’ta Türk subaylar ve Şeyh Sunusi’nin önderliğinde İtalyanlara karşı verilen mücadele bütün İslam dünyasında yankı bulmuştu. Zenci Musa bu savaşa katılmak için Kahire’den Libya’ya gitti ve buradan sonra artık Osmanlı Devleti için nerede tehlike baş gösterdiyse bütün heybetiyle orada biten kahraman bir asker oldu. İşte o Zenci Musa gündüz Galata gümrüğünde hamallık yapıp gece Milli Mücadele için Anadolu’ya silah kaçırdığı İstanbul’da Özbekler Tekkesinde veremden vefat ediyor. 300 bin altını Yemen’de Tevfik Paşa’ya teslim etmeyi başaran Zenci Musa öldüğünde, bavulundan bir Osmanlı haritası, Eşref Bey’in resmi ve kefen çıkıyor.

“BU İŞ DAHA BİTMEDİ...”
İşgal kuvvetleri komutanı General Harrington, İstanbul’da Galata gümrüğünü gezdiği sırada, kendisine “İşte 300 bin altını Yemen’e kaçıran Zenci Musa bu” denildiğinde hemen onun yanına gider ve şöyle der: “Eğer bizimle çalışırsan seni altına boğarım.” Zenci Musa’nın bu sözlere karşı verdiği cevap, bir kişinin değil; haysiyetin, asliyetin, şahsiyetin ve bin yıldır İslam Medeniyetine bayraktarlık yapmış bir milletin cevabı idi: “Her teklif herkese yapılmaz. Bu sözleriniz beni ancak rencide eder. Benim bir devletim var: Devlet-i Osmani, bir bayrağım var: ay-yıldızlı bayrak, bir kumandanım var: Eşref Bey. Bu iş daha bitmedi, sizinle mücadelemiz devam edecek...” Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki “anlamak” fiili mana yükünü, ancak 2,5 milyon şehitle, 2,5 milyon hayatın sönüşüyle bitirilmiş Birinci Dünya Savaşının sona erdiği günlerde, işgal edilmiş bir İstanbul’da, “Bu iş daha bitmedi” diye düşünebilen ve bunu işgalcilerin en yüksek rütbelisinin yüzüne haykıran bir adamı anlayabilirsek devam ettirecektir. Zenci Musa, Trablusgarp’tan Balkan Savaşına, Çanakkale’den Kudüs’e, Yemen’den İstiklal Harbine kadar yangın neredeyse oraya koşmuş bu millet için canla başla mücadele etmiş bir yiğitler sultanıdır.

Zenci Musa’yı bize tanıtan, onu yazmayı, onun yaptıklarını, bizlere aktarmayı en mukaddes bir görev bilen Mehmed Niyazi Bey’dir. O, büyük işlerin ancak, büyük potansiyel sahibi insanların birlikte çalışmasıyla başarılabileceğini çok iyi bildiği için, bize sunulan kronolojik kalıplara itibar etmemiş, tarihimizin arka planına ve yapıcılarına ışık tutarak ufkumuzu genişletmeye çalışmıştır. Sergiledikleri fedakarlıklarla tarihimizin yapıcısı olmuş insanlara haklarını teslim etmek, onlara düşünce dünyamızda layık oldukları yeri vermek hepimizin görevidir.
Mehmed Niyazi Bey’in büyük gayretleri olmasa, tarihimizin sayısız ve isimsiz kahramanlarından olan Zenci Musa’yı, Mamaka Mustafa’yı, Mihrali Bey’i, Üsküplü Osman’ı, Uşaklı Mehmed Baba’yı, Oğuz Amca’yı tanıyamayacaktık.


16 Ocak 2009 Cuma

Kanuni Sultan Süleymanın Vasiyeti

Zigetvar Kalesi önlerinde, ordu Zigetvar’ı kuşatmış haldeyken hastalanan ve vefat eden Kânûnî Sultan Süleyman’ın naaşı Süleymaniye Camiine getirildi.Cenaze namazı kılınacaktı.
O gün Süleymaniye Camii cemaate dar geldi. Halkın bir ucu Mercan Yokuşunda, bir ucu Vefa Sokaklarındaydı.Bir devre mührünü vuran koca sultan, ebediyete uğurlanıyordu.Namazını Şeyhülislam Ebussuud Efendi kıldırdı.Namazı kılınmış, fâtihalar okunmuş, defin için kabre yaklaşılmıştı.
Sultanın naaşı tam mezarına konacaktı ki,elindeki çekmeceyi tabutun içine sıkıştırmaya çalışan bir saray ağası Ebussuud Efendinin gözünden kaçmadı.
Ebussuud Efendi derhal seslendi:“Dur bakayım ağa!” dedi, “Nedir o? Ne yapıyorsun orada?

”Ağa: “Üzerimde bir emanet var efendim. Bunu yerine bırakmam gerek!” dedi.
Ebussuud Efendi: “Olmaz! Böyle bir şey caiz değil” diye kükredi.
Ağa: “Efendim! Sultanımızın vasiyeti bu!” dedi sertçe.
“Vasiyet mi? İçinde ne var onun?”
“Bilmiyorum efendim.” “Ver bakayım şunu.
”Adamcağız elindeki çekmeceyi uzattı.Şeyhülislâm bir de ne görsün; verdiği bunca fetvâlar, bunca hükümler kendi mühürleriyle ve imzalarıyla destedeste paketlenmiş ve çekmeceye doldurulmuştu.
Koca şeyhülislamın rengi uçup gitti. Yüzü kül kesildi. Benzinde bir damla kan kalmadı. Gözleri karardı.Gücü dermanı kesildi. Yıkıldı, yıkılacaktı. Hemen oracığa çöktü.İki eliyle başını kavradı ve hıçkırıklara boğuldu.Etrafındakilerin şaşkın bakışları altında, ağzından fısıltı halinde şu cümleler döküldü:
“Ah Süleyman! Sen kendini kurtardın. Bakalım Ebussuud nasıl hesap verecek?”

6 Ocak 2009 Salı

Osman Gazi'nin Orhan Gaziye Vasiyeti

Ömrünü, kurucusu olduğu Devlet-i Âl-i islâm’ın temellerini sağlamlaştırmak ve onu parlak bir geleceğe kavuşturmak uğrunda adayan Osman Gazi, 1326’da Söğüt’te vefat etmeden önce oğlu Orhan Gazi’ye yaptığı şu vasiyet, tam bir siyasetnâme niteliğindedir:

“Allah-u Teâlâ’nın emirlerine muhalif bir iş işlemeyesin! Bilmediğini şeriat ulemâsından sorup anlayasın; iyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itaat edenleri hoş tutasın! Askerine inâmı (nimeti),ihsanı (ikramı) eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir ve cihadı terk etmeyerek beni şâd et!..

“Nerede bir ilim ehli duyarsan ona rağbet, ikbâl (ilgi) ve yumuşaklık göster. Askerine ve malına gurur getirip müminlerden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır.Daima herkese ihsanda bulun. Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allahu Teâlâ’ya emânet ediyorum!”

Sözlerini tamamladıktan sonra tekraryanına çağırmış ve vasiyetine hususî olarak şunu da eklemişti:“islâmbol’u (istanbul’u) aç gülzâr (gül bahçesi) et!”